25 Aralık 2014 Perşembe

26 Kasım The National Londra Konseri





the national'ı iki yıldır her gün dinliyorum. müzik olarak değil, Matt Berninger'ın söylediği şarkıları nasihat olarak dinliyorum. bu senenin baharıyla beraber eski albümleri dinlemeye başladıktan sonra sevgim ivmelenerek devam etti. son iki yılımdaki çoğu önemli anın fonunda çalan bir the national var. ergence gelebilir bir noktadan sonra, ergen kısmını uzatmamak adına eyvallah der geçerim ama edebi yanı güçlü, içinde aşk, nefret,umut, kaçış temalı kustukları müziği ve abi-kardeş çektikleri mükemmel filmin yarattığı hayranlığı asla saklamam.

konsere girdikten sonra kendime önlerde bir yer yapmaya çalıştım. çok heyecanlıydım, bir yandan çok meraklı, bir yandan da konseri izlerken çok rahat olmak istiyordum. bütün hislerimi çok parantezine alıp normal takılmaya çalıştım. sahne yakınlarında çok sıkış tepiş olmayan bir yerde altlık olarak wil beasts dinlemeye başlamıştım sonradan oniki bin olacak kalabalık ile birlikte.

the national sahneye çıkmadan beş dakika öncesini ekrana verdiler backstage'ten. askerden sevgilisi dönmüş köylü kız gibi heyecanlandım, o kadar saftı.

üçüncü şarkı mistaken for strangers'ta tepinmeye başladım, dördüncü bloodbuzz ohio ve beşinci sea of love olunca, istanbul deplasmanında onuncu dakikada çözülen umut turmuş takımı gibi sikerler diyip daha önceden paranteze aldığım tüm duygularımı paldır küldür, bangır bangır yaşamaya başladım.

Grubun performansı da, seyirciyle diyalogu da, ruhu da beni çok mutlu ediyordu. internette tanıştığın sevgilinle buluştuğundaki hayal kırıklığını yaşamadım ben. this is the last time'dan sonra mikrofonu Aaron Dessner aldı. bir süre konuştu. hüzünlü bir biçimde insanın hayatında mutlu olduğu evinden bahsetti.aynı hissi ben de bir şarkılarında hisediyordum ama o şarkıyı 2007 haziranından itibaren sadece beş kez çaldıkları için hiç umutlanmadım. Aaron'ın ağzından "for some reasons we didn't play this song for many years" diye bir cümle çıktı. duyduğum an anladım, bazı şeyler değişiyordu. sonra Guest Room başladı. Guest room benim için jurnal sokaktaki beş numaralı apartmanın altı numaralı dairesi.

They're gonna send us to prison for jerks
For having vague ideas of the way to turn each other on again
They're gonna send us to prison for jerks

insanın içindeyken farkına varamadığı zaten varsa da asla önüne geçemediği durum. herkesin hak edişleri hesabına yatırılacaktır. kimse bizden borçlu olarak ayrılmamıştır. ama düşüncelerimden ötürü çarptırılacağım tüm cezalara da eyvallahım var.

They'll find us here
Here, here in the guest room
Where we throw money at each other and cry

tabi ki de bu evin salonunda bulacaklar çünkü artık gidecek çok yer kalmadı. sıkıştıkça sıkıştık, artık herkesin kendi evi var. bir de bu ev var ama. son birkaç senedir jeopolitik açıdan önemi olan bir ev. içerisinde hayatların konuşulduğu, sabahlara kadar eğlenildiği, hesapların kesildiği, uyuyakalındığı, kutlamaların yapıldığı, duvarlarında bardakların kırıldığı ev.

We miss being ruffians, going wild and bright
In the corners of front yards, getting in and out of cars
We miss being deviants

ben şöyle göğsümü gere gere normal olamadım. zaten bir yerden sonra da olmaya çalışmadım. yoksa sabah konkur sunumundan çıkıp göztepe maçına gidip dönmek harbiden normal insan işi değil. içimdeki canavarı dizginlemenin yolunun olmadığını öğrendiğim günün ertesinde her sabah onunla yürüyüşe çıkmaya karar verdim. insanlar garip garip bakıyor tasmalı bir canavarla metroya bindiğimde. ben alıştım, onlar da alışabilir.

We can't stay here
We're starting to stay the same
We can't stay here
We can't stay this way

şarkının en sevdiğim kısmı.
jurnal sokaktaki beş numaralı apartmanın altı numaralı dairesi artık bitti. beş seneyi aşkın süredir beni var eden, içinde, dışında, sokağında beni tanımlayan ev ile artık vedalaşmanın zamanı geldi. çünkü artık her şey aynı olmaya başladı. izmirdeki evden de on sekiz yaşımda böyle ayrılmıştım. o zaman the national yerine bora öztoprak'tan gidiyorum artık yeter dinliyordum. insan değişiyor, değişmeli de. ben artık burada değişemiyorum. burada kalmanın hiç bir manası kalmadı artık.

guest room'dan sonra slow show ile artçı şoku yaşadım. sonra fake empire ile içeri girdiler. geri çıktıklarında çaldıkları ilk şarkı ada oldu. ada'nın telefuzu da eda olduğu için bir anda bütün salonun eda eda diye tempo tuttuğunu düşündüm.

Ada, don't stay in the lake too long
It lives alone and it barely knows you, 
it'll have a nervous breakdown and fall 

çok mutlu ve çok üzgündüm. bugüne kadar olduğu ve olması gerektiği gibi.

sondan ikinci şarkı terrible love'dı. terrible love'ın ikinci yarısını o kadar hareketli söylediler ki bir ara kollarım ve bacaklarım okay'ın bir ara getirmeye çalıştığı çin malı helikopterler gibi altı yöne birden hareket ediyordu ve ben yüzümde dev bir gülümsemeyle bağıra çağıra, döne döne, düşe kalka o şarkıyı söylüyordum."it takes an ocean not to break." benim gibi iki yalnız manyak daha vardı. şarkı bittiğinde etrafımızdaki güruh bir yandan the national'ı alkışlarken diğer yandan da olabildiğince ingiliz tebessümüyle bize dönmüş bizi alkışlıyordu. 

terrible love da bitince son şarkımız dedi Matt Berninger. hem günün hem de seyahatin anlam ve önemine istinaden bir şarkıyla kapattılar. 

Leave Your Home
Change Your Name
Live Alone
Eat Your Cake. 




18 Kasım 2014 Salı

kazakistan

Pazar akşamı hayatımda ilk kez bir milli maça gittim. Futbolun bu kadar saçmaladığı bir dönemde
milli takım izleyicisini merak ediyordum. İzleyici profili olarak kimlerle karşılaşacağımı bilsem de merak ettiğim detaylar vardı. Çoğuna da cevap buldum.


2030’da asmalımescit’te evden çıktım. Metroyla stada gideceğim için rahat rahat yetişirim diye düşünüyordum ancak sanayiden stada olan aktarma çalışmadığı için maçın 10.dakikasında içeri girebildim. Metro ile çok kolay ulaşımın sağlandığı stadta milli maç oynatmaya karar vermişken, o bölgede normalde 20 eylülde bitmesi gereken çalışmanın bitirilmemesi de maçı o stada vermek de yeni türkiyenin gerçeği.

Sanayi metroda indikten sonra aktarma için bir otobüs konmuş ama o da trafikten ötürü stada kadar gidemiyordu ve yukarıda köftecilerin orada bıraktı bizi. Sonrasında tem kenarında kalan eni taş çatlasa üç metre olan yolda binlerce kişinin tek vücut yürüdüğü 20 ya da 25 dakikalık bir yolculukla stadın kapılarından içeri girebildim.

TC kimlik numaramla, doğu tribünü, 114.blok, 14.sırada 180 numaralı koltuğa 50 TL vererek almıştım biletimi. Benim futbola dair ilgi alanım altay’dan ibaret olduğu için hep adı sanı duyulmamış yerlerde maç izliyorum uzunca bir zamandır. Federasyonun  e-bilet ve güvenlik goygoylarını da bildiğim için geç kalsam da yerime otururum diye çok rahattım.

İçeri girerken benim gibi birçok insanın bloklar arasında koşuşturduğunu gördüm. Ama koşuşturma nedenimiz aynı değildi. Bloklar arası boşluklar vardı ve çoğu insan o boşlukları arıyordu oturmak için. Bu sırada en az beşli gruplar halinde koşuşan erkekleri gördüm, harbiden çok itici. bir grup daha vardı ki bloklar arası boşluğu değerlendirmek için koşuşurken dalga geçmek için değil hissede hissede “hüloooğğğ” diye bağırıyordu. aha dedim bunlar o mallar, “davetliler”.

İçeri girdim. Yerime doğru ilerlemek istedim ama tabi ki yerimde oturan vardı. Güvenliğe bileti gösterip hayırdır dedim, “zaten geç gelmişsin bir de yerine mi oturacaksın” diye cevap verdi. Hiç şaşırmadım ama çok sinirlendim. Senin yapacağın işi sikeyim diyip biletimin olduğu koltuğa doğru ilerledim. Benim yerimde beraber geldikleri belli olan 4-5 arkadaştan biri oturuyordu. O an düşündüm “şimdi bunlara burası benim yerim desem, kalkmalarını rica etsem, bana dayılanacaklar ters laf edecekler, benim de gözüm dönecek, al başına belayı”. Suratlarına baktım, çok emindim böyle olacağına. Geri döndüm, boş bir koltuk aramam gerekiyordu buraya kadar gelmişken. Dönerken güvenliğe bir daha bastım küfürü.

İki blok yanda yer buldum. Oradaki güvenlik görevlisi biletime bakmak istedi, senin yerin burada değil dedi. Sınandığımın farkındaydım ama benim için o kadar değersiz bir yerdi ki hiç uğraşmadım. Hepi topu birkaç arkadaşa bakıp çıkacaktım. Boş bulduğum yere oturdum. Biletix’in limitli görüş alanı diye sattığı yerlere denk gelen bir yerdeydim.

Sonra kalkıp kimse demesin tribünde terör var diye. Federasyon bu konuda tepeden tırnağa suçlu.

Gözümün görebildiği kadarıyla topluluğun yüzde seksen kadarı erkekti (oldukça normal). Benim olduğum alanın neredeyse tamamı erkekti. İnsan gözlemlemeye devam ettim. Önümüzden korner atılırken herkes önlere koşmaya başlıyordu fotograf çekmek için, tellere çıkanlar, selfie çubuğu uzatanlar (selçuk korneri atarken aynı kareye girebilen adam bile vardı), önüne geçene bağıranlar ne ararsan vardı. Hiçbir kornerde bu kadar eğlenmemiştim. Gol değil, korner olsun istiyordum. Zaten sonrasında bulunduğum ortamda kendime en yakın bulduğum şeyin köşe gönderi olduğunun farkına vardım.

Burak’ın kaçırdığı pozisyonlarda tabi ki herkes ana avrat sövüyordu. Selçuk, caner, umut hepsi nasibine düşeni alıyorlardı. Kimsenin futbola dair konuştuğu bir şey yoktu. Bu futbolun konuşulacak bir yanı zaten yok onu anlıyorum ama her pozisyonda ayağa kalkarak eğlene eğlene sahadakilere ana avrat söven, otururken yaşadığı hazdan ötürü bir sigara yakan insan güruhuyla başarı gerçekten çok zor.

Devrede selfieler tavan yaptı. Ön sıramda oturan benim yaşlarımdaki üç adama baktım. Üçü de telefonlarıyla oynuyordu. Ekranını görebildiğimin elinde iki telefon vardı. Biri iphone4, diğeri de samsung s4. Whatsapp ve facebook arasında gidip geliyordu iki telefonda. Bir ara iki telefondan da whatsapp’a girince hafiften eğildim öne doğru. Mesajları okumaya başladım.

Telefon1
- Aşkuuum ne yapiiiiirsin
- Arenadayız tayfayla. Sen napiursun bebiş
- evde türkiyemizi izliyoz kocacım.
- aferun sana

Telefon2
-          Burak çok yakışıklıııııı
-          Öldürtme burakı bana
-          Ama sen daha yakışıklısınnn
-          şimidi oldu

yeni türkiyenin getirdiklerinden biri de erkeği birey olarak yüceltmesi. Yeni türkiyede bir erkek onbeş tane kadınla da birlikte olabilir, hepsine yazabilir, hepsiyle yatabilir ve bunu arkadaşlarına böbürlene böbürlene anlatabilir çünkü önemli olan karşındakine (özellikle bir de kadınsa) egemenlik kurmak, onu sana bağımlı hale getirmek. Eğer kadın farkına varıp bu oyunun içerisinde olmak istemezse de erkeğin cehalet kat sayısıyle orantılı biçimde onu dövmek, ona küfretmek, yaralamak ve gerekirse de öldürmek var işin fıtratında. Dünyanın sonunu hayırlısıyla tamamen kontrolsüz egonun cehaletle buluşmasıyla oluşan duygu fakiri insanlar getirecek.

Yetmişte çıktım maçtan.
Alacağımı almıştım.

Benimle beraber çıkanlar da vardı. Yine saçma bir yoldan otobüse kadar yürüyecektim, sonra aktarmayla metroya gidecektim. Taksi bakındım ama bulamadım. Otobüse gidene kadar yine tek vücut yürüdük insanlarla. Davaya inanmışlık bunu gerektiriyor sanırım. otobüste bir ara burnum düştü. Sanki burnumun tam ortasına iki tonluk bir kafa yemişim gibi canım yandı. Tamamen kokudan. Kozmetik şirketleri senelerdir deodorant, diş fırçası ve macunu, şampuan gibi ürünleri “kişisel bakım ürünü” adı altında tüketiciyle buluşturmak için milyonlarca bütçe harcıyor. yapmayın. Bir hafta boyunca tüm ürünleri piyasadan çekin, bak herkes nasıl kullanmak zorunda kalacak.

Bir daha milli maça tabi ki gitmem.
Ama gördüğüm insanların kendinden emin olmalarından ve mutluluklarından çok etkilendim. Aslına bakarsan çok iyi yoldalar. Ben de o kadar mutlu olmayı isterdim. O mutluluğun sadece cehaletin getirdiği mutluluğun olmadığının farkındayım. Hayatın o cephesinde tepeden inme değişiklikler, bireyin hayatına sorgulamaksızın giriyor ve toplum kolayca değişikliğe adapte oluyor. Topluluk içerisindeki benzerlikler sayesinde mutluluğun yanına güven duygusu da eklenince bir bakmışsın sokakta görsen suratına bakmayacağın adamlar senin hayatın hakkında karar veriyorlar.

Sizin yapacağınız işi sikeyim ben.




11 Kasım 2014 Salı

başka altay yok

Farkında mıyız?
Severken kavuşamayan insanlarız. Sevdiğimizi ellerimizden aldıklarının farkında mıyız?
Anaya, babaya, çişli manitaya diye bağırırken herkesi karşımıza almışken konu altay olunca boynumuz kıldan ince diye sustuğumuzun farkında mıyız?
Cebinden, vaktinden, hayatından feragat edip de vakit ayırdığın altay’ı başka yerlere çekmeye çalıştıklarının farkında mıyız?
Altay’ın kuvveti, kudreti varken senin, benim altay’dan başka neyi var?
Gerçekten neyi var?
Her haftasonu kilometrelerce yol giderken,
Gidemezken, internet başında her saniye internette sayfa yenilerken neyi merak ediyoruz biz?
Altay’ın iyiliğini, güzelliğini istiyoruz diye kimleri karşımıza almadık biz?
Bir tarih düşün ki içerisinde atatürk var, cumhuriyet var, sevmek var, sevinç var, hüzün var, türkiye var, tarih var, galibiyet var ve mağlubiyet var.
Bu tarihin en tatsız anlarını yaşıyor olabiliriz. On senedir de bu böyle.
Ama bu tarihi değiştiren insanlardan olabilmek bizim elimizde.
Cumartesi günü vereceğimiz tepki bugüne kadar hep ötekileştirilen ve susturulan izmir’e dair, izmir’in de alışık olmadığı bir tepki olabilir. Eğer biz sesimizi duyurabilecek kadar birlik olabilirsek, kol kola girip bir bütün olabilirsek ve haykırırsak tüm türkiye’ye “bize bir ev verin” diye emin olun ki biz o evi alırız.
Bizim evimiz yok.
Sokakta kalıyoruz lig başladığından beri.
Başımızı sokacak bir yer arıyoruz.
Hakkımızı istiyoruz. Başka bir şey değil.
Önümüz kış. Sokakta kalırsak, ölürüz.
Unutma sen olmadan bir eksiğiz.
Sen olmazsan, sen uyursan herkes ölür.
Altay ölmesin.
Altay yaşasın.
Biz yaşatalım.

24 Ekim 2014 Cuma

Mother Wolf

Marianne Faithfull'un son albümü Give My Love to London'da yer alan ve en sevdiği Mother Wolf şarkısına dair yorumu.

The subject matter here is different; the song focuses on doomed romance instead of drugs. Then again, in Faithfull’s case, those two things haven’t always been separate. “Mother Wolf” is older, wiser, and unashamed of its scars, but it’s also a life-and-death ballad that rings as timelessly—and howls as raggedly—as anything she’s ever done.

Marianne Faithfull – Mother Wolf

14 Ekim 2014 Salı

başlığı sen koy.

iki aydır beynimin bir yarısını yok etmekle uğraşıyorum. Ev artık ev değil. ne buzdolabında ne kadar kaşar kaldığını biliyorum ne de eminönü’de turşu ve salça almaya gitmek geliyor içimden. Geçen şampuan bitmiş duşa girince fark ettim. Televizyon hep açık, yarım saatte bir tjk tv hatırlatıyor zamanın nasıl bir yarış içerisinde olduğunu. Oysa bizim evde atlar starting boxta kaldı ve zaman iki ay öncesinde durdu.

Bir tatil günü heves edip de sonradan kırkbeş günde temsil edileceğini öğrenmeme rağmen atmış günde teslim edilen internetten aldığım mavi retro divanın bile yaylarının nerede götüme batacağını bilecek kadar yerleşik bir hayata geçmiş durumdayız ve iyice yerleştiğimiz için götümüze batan o yaylardan rahatsız olmuyoruz artık. Ona göre şekil alıyoruz. Evdeki en sevdiğim objelerden olan mavi retro divandan bile haz etmiyorum artık. Kursakta heves bırakmayı kimseden öğrenecek değiliz bu saatten sonra.

Sigara sarmayı özledim. Çünkü kendisi sigara içmeyi çok sevdiği için ve hayatta çok sevdiği birkaç şeyde gözü hiçbir şey görmediği için bütün sigaraları o sarıyor. İki ayda beş bin sigara sarmış olabilir.

Bütün bu durağan eylemlerin yanında evde az ama öz yapılan telaşlı eylemler de var. Mesela yemekten sonra sofra toparlanırken – sofra dediğim zaten ikişer tane tabak, çatal ve bardaktan oluşuyor – her şeyi üst üste koyma eylemi çok telaşlı bir işe dönüşebiliyor. Aynı telaş ve azim çöp torbasının ağzına sekiz kere düğüm atarken de var.

Aslında detayda bu kadar güzel batan her şeyin bir de sevilebilen yanı vardı düne kadar. Tjk tv’nin sesine alışmıştım, ilk aydan kalma yayların götümdeki izleri geçmişti, sigara sarmasam da olurdu. Ama işte bu sabrın da mermer yerine taştan olmasının bir sebebi var.

Dün akşam da tam bu bir yani batarken diğer yanı da gülümsemek isteyen ama artık çok battığı için kanatan hissedişi tekrar yaşadım. Seneler öncesinden kalma bir hissedişti bu ve emekler gibi kendi içimde o duygunun sonuna ulaşmaya çalıştım. Yine seneler öncesinden başka bir pazardan kalma bu hissediş, hayatım boyunca kaçtığım, hayatımı tam karşısında kurmaya çalıştığım ne varsa hepsini bana ilmik ilmik hissettiriyor ve geçirdiğim onbeş senede aslında bir adım ilerleyemediğim gerçeğini ben reddetsem de altın tepside ana yemek olarak sunuyordu.

Çok zor böyle yaşanması.

Zaten yaşanmıyor da amına koyayım.

Ben artık hayat şartlarının aklı başında bir insanın tek başına kotarabileceği basitlikte olduğunu düşünmüyorum. Mesela kendimden örnek verirsem ben hepsini bir arada götüremiyorum. İşi, evi, sevgiliyi, arkadaşı, dostu, istanbul’u, valideyi, pederi, altay’ı, parayı bir arada götüremiyorum. Bırak hepsini bir arada götürmeyi yarısını diğer yarısının ne yanına ne de karşısına bile koyamıyorum. Zaten tek başınalığın altını biraz da dolduran bunlar. bunları bir arada götürmeye çalışırken o kadar dağıtıyorsun ki etrafını sonunda yine tek başına kalıyorsun. İster tüme var, ister tümden gel, o “tek başına” orada seni bekliyor. Gel diyor, yine başbaşa kaldık. Hasiktir lan artık hayatımdan diye tepiniyorsun ama nafile. Bugüne dek kaçtığın her şey ve bugüne dek hayalini kurduğun her şey yin yang gibi karşında - yin yang olmasa bile siyahla beyaz kadar zıt ve iç içe işte, altay gibi - Kabul etmesen de o orada. Kimi zaman senden otuz iki yaş büyük, kimi zaman senden üç yaş küçük, kimi zaman senden farklı cins, senden farklı renk. Kimi zaman da aynada. Bütün gerçekleri ve yalanlarıyla.

En sonunda kabul ediyorsun. Gel lan tamam diyorsun. Zaten o sırada çoktan kaybedenler hanesine adını altın harflerle yazdırıyorsun. Kafa masa, bir şişe içki de içinde. İç, iç düşün. Müptezel oluyorsun. Her akşam aynı yere gidiyorsun. Aklını, vaktini, elindekini, avcundakini ve en kötüsü kendini veriyorsun.

30.09 - asmalı 

27 Eylül 2014 Cumartesi

pizza reds

Pizza reds de hayatın içerisindeki heyecanlardan biriydi ve her heyecan gibi onun da sonu vardı. Bugün de bu heyecanın son günü.

Pizza reds'in de her heyecanda olduğu gibi getirdikleri kadar götürdükleri de oldu çünkü her heyecan için bir bedel ödemek gerekiyordu bu hayatta.

Her rakı masasında konuşulan “iş  başka, arkadaşlık başka”, “işin içerisine para girdiği zaman durum değişir” klişelerine tik atmamın yanında –ki bunları zaten biliyorduk-, dipfrizle uyumak, tinercilerle kaynaşmak, babylon’a beleş girmek, devlet dairelerinde yaltaklaşmak zorunda kalmak ve en önemlisi gerçek insanla ilişki kurmak gibi normalde çok karşılaşmadığım tecrübeler yaşadım.

Pizza reds’in en önemli kazancı ise son iki ayda peder bey’i geri döndürüp, hagi’nin bilbao’ya attığı gol gibi hayata tekrardan tutunarak bir ust tura geçmesini sağlayıp, yarın itibariyle kazakistan’da yeni bir başlangıç şansı vermesidir. sıfırdan, 62 yaşında.

Zaten ilk rakıda armağan’ın çok güzel bir lafı vardı “en kötü denedik deriz” diye. Denedik olmadı.

Pizza reds bütün bu kazandırdıklarıyla bugün de kapatılmayı hak etmiştir.
Yardımı olan, gelip para bırakan herkese teşekkürler.

Bence mükemmel bir kapanış.


19 Eylül 2014 Cuma

bir eylül cuması

bir eylül cuması bugün.
sabah güneşinin yaktığı salonda saat daha sekizi çeyrek geçiyordu ve eylül cuma sabahı için mükemmel bir başlangıçtı. istiklal'e çıktım. boydan boya yürüdüm. artık harbiden eski istiklal değil. iki tane poğaça alıp eve geldim. pederle kayıntıya oturduk.

sonra telefon çaldı. uzun konuştu. dinlemiyordum ama kulağıma bazı kelimeler takıldı. tesisat, ali, kazakistan, pasaport, bilet. ben bu kelimelerle bir hayat kurarım. rahmetli fiko'nun kardeşi ali artık kazakistan'da yaşıyordu ve orada bir inşaat şirketinin tesisat işlerini yapıyordu. peder ile iki hafta önce facebook'ta bulmuşlardı birbirlerini ve peder haftaiçi bu hikayeyi anlatırken "pezevenge ben telefon numaramı yazdım o yazmadı bile" diye serzenişte bulunuyordu. ama en nihayetinde ali, peder'i kazakistan'a gelmesi için iş teklifinde bulunuyordu.

telefon konuşmasını karşıma gelip de sonlandırdı. sonraki beş dakika içerisinde üç kere yanaklarımdan öptü, dört kere sarıldık ve birkaç damla gözyaşı döktük.

"pasaportum zaten var, alırım çantamı giderim, tam bildiğim iş. iki sene takılırım işte. seni de daha fazla sikmem artık evlat" dedi.

mutlak mutluluk budur işte. ellerinle, kalbinle yarattığın çocuğunla kurduğun ilişkiyle zamana karşı ayakta kalıp, tutunabilmek - her şeye - ve hala zevk alabilmek.

bir eylül cuması bugün, en güzelinden.
eylül varsa umut vardır.

6 Ağustos 2014 Çarşamba

insanlik namina kalafatis restoran

On günlük yunanistan tatiline dair yazılacak çok duygu var. Ben sadece bir gecenin bir kısmını dile getirmeyi uygun gördüm.

Kefalonya’daki ikinci gecemizde deniz kenarında bir balıkçıya gittik, Kalafatis Restoran. Deniz kenarında tanımını biraz açmak gerekirse bir metreden az bir mesafeyle denize ve denizin yeşilinin berrraklığına hayran hayran bakıp, alttan aydınlatma sayesinde kendi stencilimi görebilecek durumdaydım. Olağanüstü bir durum değil ama güzel.

Masada bana eda, göçmen ve merlin eşlik ediyordu. Çok açtık ve devasa yunan porsiyonlarını artık öğrenmemize rağmen türlü türlü deniz mahsülü ve ana yemek söyledik. Merlin, biz sipariş verirken balıkların sergilendiği dolaba bakmaya içeriye gitti. Döndüğünde, o kararsız kararsız dolaba bakarken şefin hayırdır dediğini ve merlin’in “12’den sonra benim doğum günüm, arkadaşlarımla onun için yemeğe geldik, güzel bir şeyler yemek istiyorum” diye cevap verdikten sonra şefin bir şey söylemeden merlin’i masaya yolladığını anlattı. Çok umursamadık, şefe güvenilmesi gerektiğini biliyordum ama dile getirme ihtiyacı bile hissetmedim o an.

Masaya gelen yemekler hakkında yorum yapmayacağım. Yemekle aramda seviyeli bir ilişki söz konusu. Yemek, benim ona muhtaç olduğumu biliyor ve ona yanaşmamı bekliyor ama ben pek pas vermiyorum. Bu hayatta muhtaç olunacak bir şey bile yok bence.

Restoranın masaları deniz kıyısında ve yaklaşık otuz masadan ibaret. Yunanistanda lokantacılar odası tüm yunanistan gibi rahat çalıştığından olsa gerek mutfak tarafı ise yolun diğer tarafında. Masalar ve sandalyeler mavi boyalı ahşap, üzerleri mavi beyaz kareli masa örtüleriyle donatışmış ve onun da üstü üzerinde kefalonya haritası olan, müşteri kalktığında hemen toparlanabilecek beyaz bir yağlı kağıtla örtülmüştü.

Kasada seksen yaşlarında, oturduğu sandalyesinden bütün restoranı görebilecek yükseklikte olan, bedeni uzodan yeterince şişmiş, sesi sigaradan yeterince kısılmış her yerinden yunanistan akan bir amcam oturuyordu.

Restoranın operasyonunu götüren, masaların arasında dolaşan, tüm komilerin gözünün içine baktığı ve ses çıkartmadan hepsine hakim olan, adını sonradan öğreneceğimiz Spiros reisti. 49 yaşındaki Spiros reis, bir yetmişbeş boylarında, bir kolu diğerinden kısa, vurduğunda ses getireceği belli olan bir yunan yarı tanrısı. Sanki hayatı boyunca gördüklerine dayanamamış da gözlerini sadece hayatını devam ettirebilecek kadar açarak yaşamına devam eden bir insan edasında bakıyor dünyaya. O kısık gözleri arasından bütün çalışanları görebilen ve masaya bir tabak gittiğinde o tabağın masadan kime ait olduğunu bile konuşmadan anlatabilen bir insan. Deri bel çantasının üstünden sarkan göbeğini taşımaktan yılmış haliyle kimi zaman masalar arasında dolanıyor kimi zaman da kasadaki seksen yaşındaki amcanın yanına oturuyordu göbeğini ve gözlerini taşımaktan yorulduğunda.

Ben uzomu yudumlayıp, tüm bunları izlerken masaya şef geldi. Merlin’e orfoza benzeyen bir balık gelmişti ve masadaki en lezzetli şeydi. Şef balığı nasıl bulduğunu sordu Merlin’e, her şey mükemmel cevabını aldı. Sonra saatine bakıp, o balık yaklaşık altı saat önce canlıydı dedi. Hikaye burada başlıyor aslında. Türkiye’de bu cümleyi herhangi bir ege kıyısında bile duyamazsınız çünkü samimiyet dünyanın en zor bulunan davranışıdır bu topraklarda. Yediğiniz balık ya çiftliktir ya da üç gün önce halden götüne pamuk tıkanarak restoranın yolunu bulmuştur.

Saat 12’yi çok az geçtiğinde şef elinde bir pastayla geldi kasaya doğru. Etrafına tüm çalışanları toplayıp, pastanın üstündeki maytapları yakmaya başladı. Ben her zamanki rahatlığımda “heralde aralarından birilerinin doğum günü ne şanslısın Merlo biz de nasipleniriz” diyip güldüm çünkü bu topraklar üzerinde nasiplenmek hayatın olmazsa olmazlarından bir tanesidir. Senin olmayanı arzulamak, almak için her şeyi yapmak nasiplenme yelpazesinin genişliğiyle alakalı. Pastaya bakarken bir ara Göçmen’e baktım, o da bana bakıyordu. Göçmen’in böyle bir sürpriz yapmayacak kadar gösterişten uzak bir insan olduğunu biliyordum. İkimizin de bu taraklarda bezi yoktu ve birbirimizi onaylamıştık. Eda’ya baktım. Bu şık organizasyonu, bizim asla yapmayacağımızı bilerek çaktırmadan akıl edebilecek incelikte olan tek insan da oydu. Ama o da Göçmen ile bana aynı boş gözlerle bakıyordu. Yaklaşık otuz saniye süren bir şaşkınlık anından sonra restorandaki bütün ışıklar kapandı, şef ve ekibi ellerinde tuttukları, maytapları yanan pastayla birlikte bizim masaya gelip “happy birhtday to youuu” diye tempo tutmaya başladılar. Bugüne dek dünyanın en samimiyetsiz bestesi olan “happy birthday to youuu” bestesini “kartal gooll gooll golll” şiddetinde söylemeye başladım bir anda. Gördüğüm insanlık tablosu kendimi kaybetmeme sebep olmuştu. Anlam veremedim. O maytaplar sönsün istemiyordum. Şef ve ekibi gitsin istemiyordum. Tezahürat bitsin istemiyordum. Hepimiz şaşkına dönmüştük. Seremoni bittikten sonra masada bir sessizlik oldu. “işte insanlık bu”, “ne ince insanlar”, “bizde olsa ohoooo”, “al işte amk yunan al işte, bu adamlar bu” diye sessiz yakarışlarımız inletiyordu masayı. Bizim en yapabildiğimiz ise gelen sekiz kişilik pastadan iki dilim alıp, kalanını personel ile paylaşmaktı. O kadar da ölmedi insanlığımız.

Duygu yüklü anlar esnasında ikinci yirmilik uzoyu da bitirmiştik biz Göçmen ile, daha içesimiz de vardı. Bir yirmilik uzo daha söylemek için garsonu çağırdım. Beş dakika sonra "uzo bitmiş" diye geldi gözlerinin içi parlayan ama uzo olmadığı için de utanarak bunu söyleyen yirmilerinin başındaki garson kız. Tipik bir türk refleksiyle “hiç mi yok” diye cevap verdim. Hiç yoktu. O an “uzo yok, ispirto vereyim olur mu” dese getir bir otuz beşlik diyecektim. Bu diyalogu gören Spiros reis, utangaç kıza gidip durumu sordu. Duyduğu cevabın üstüne arkasını dönüp gitti, restoranın dışında bekleyen yunan mobiletine binip karanlığa karıştı. Göçmen ile birbirimize bakıp “o kadar da değil lan” dedik. Çünkü insanlıktan bu kadar uzaklaşmıştık artık. Benim arkadaşlarım salonda otururken mutfaktan bira almaya gitmeye üşeniyor. “hazır ayaktayken ....” jargonu böyle yerleşti bizim ağzımıza.

Beş dakika sonra Spiros reis geldi. yunan mobiletinin direksiyonunun sağına astığı siyah torbanın içerisinden iki tane yirmilik uzo çıkarttı. Bir tanesini kasanın yanındaki dolaba koydu, diğerini de bizim masaya getirdi. Hagi’nin bilbao’ya attığı gol gibi geldi Spiros amca. Sadece o masaya değil, hayatıma öyle geldi. Dilim döndüğünce “bir bardak alır mısın, senin de bizimle içmeni istiyoruz” diyebildim. Önce daha iş var dese de bir tek ısrarım üstüne – belki o da biliyordu hayatta ısrardan nefret ettiğimi – masaya bir bardak koydu. O şerefe hayatımdaki en güzel şerefelerden bir tanesiydi. Klamores!

Spiros reis dile geldi. 80'lerde ve 90'larda bodrum, marmaris, kos ve samos’ta balıkçılık yapmış türklerle. Benim en yakın dostlarım türkler dedi. 88’de askerliğini de Kos’ta yapmış. Kasada duran seksen yaşındaki amcam abisi, şef de kuzeniymiş meğer, Kalafatis de soyadları. Yarım yamalak anladığım kadarıyla Kos’taki askerliği sırasında tüfeğine doldurması için altı tane mermi vermişler. Gördüğün türkü vur demişler. Nasıl vururum, ben onlarla beraber balık tuttum, beraber yedim içtim demiş. Ama emir büyük yerden. Vur! Spiros reis tabi ki vurmamış kimseyi. O kurşunlara ve silaha baktım günlerce diye anlattı; başımıza ne geldiyse bu politikacılardan geldi. Bu ülkenin hali, bu dünyanın hali hepsi politikacılar yüzünden dedi. Ortak anlayacağımız tek dil olan ingilizceden güzel küfürler etti çaktırmadan. Sigaradan ve içkiden gürleşip tizleşen sesi, gördüklerinden ötürü kısılan gözleri, biri uzun biri kısa kolu ve sandalyeye emanet ettiği bedeniyle Spiros reis bize unuttuğumuz insanlığı hatırlatıyor, bir yandan da hayattaki acılarımızın ne kadar ortak olduğunu anlatıyordu.

Bir ara masalarla ilgilenmek üzere kalktı Spiros reis. O sırada dördümüzün de ağzını bıçak açmadı. Dört çift gözde taşmak üzere olan yaşlar birikmişti. Benim yanaklarımdan iki damla yaş süzüldü bir ara. Anlayamıyordum. Artık insanlığın en basit dürtülerine şaşkınlıklar içerisinde karşılık verir hale gelmiştim. Altı üstü masadan birinin doğumgünü diye masaya sürpriz pasta gelmişti, uzo bitti diye, bakkaldan uzo gidip alınmıştı ve çok güzel muhabbet ediyorduk başka bir ırktan ve dinden olan insanlarla. Bu kadar basit bir mutluluğu bize inanılmaz kılıyor artık bu topraklar çünkü.

Yaşamını devam ettirmek için gittiğin iş yerinde işini layığıyla yapsan bile arkandan kazılacak kuyularla işini kaybetmen çok doğal bu topraklarda. Metroya ya da metrobüse binerken birinin omuz atması sonucu sakatlanabilirsin ya da en olmadı cüzdanını, paranı çarptırırsın çünkü bu ülke tüm dilencilerin ve hırsızların anavatanı.

Artık tanımadığı insanlara merhaba diyenlere uzaylı gözüyle bakıyoruz bu topraklarda. Daha da ileriye gidip tanıdığımız insanları sömürmeye çalışıyoruz, “N’olcak yaaa o affeder” mantığıyla.

Birbirimize zor günlerinde destek olmak yerine, yokmuş gibi davranıyoruz. Kimsenin daha fazla sıkıntıya katlanacak hali yok artık. Herkes kendisini evine kapatmış durumda. Dışarıda hayat yok artık. Sokakları kapattılar çünkü. Bu topraklarda yetki sahibi herkes asıp kesiyor. Güçlü olanın bu kadar fazla kazandığı ve bu kadar haklı olduğu başka bir yer yok yeryüzünde. Bu topraklar var sadece.

Duble yollar, ekonomi, alevi sunni, kürt türk, para pul, insan hayvan, kadın erkek, evli bekar, artık her şeyin karşısında başka bir şey var. Bu toprakların en güvenilir haber kaynağı zaytung. Şaşırmayı o kadar unuttuk ki artık kimse aşık bile olamıyor.

Yaşamaya devam etmek için her şeyi normalleştirir olduk ve insanın en önemli teması olan samimiyeti kaybettik. Artık kimse samimi değil ve samimi olmak için çaba sarf etmiyor. Samimiyeti görünce de böyle yelkenleri suya indiriyor insan. Döndüğümden beri karşılaştığım her şeyde gözümün önüne Spiros reisi getiriyorum.

Göçmen’in söylediği çok güzel bir laf var gecenin devamında, benim de katıldığım. “ben annemden, babamdan böyle samimiyet görmedim”. Bizimkisi o hesap işte. Garanti için değil, gerçeklik için yaşama arzusu.

Kalafatis restoran’da bıraktım kalbimi.



6 Ocak 2014 Pazartesi

2014

beş gün bitmiş.

"it's my belief that history is a wheel. 'Inconstancy is my very essence,' says the wheel. Rise up on my spokes if you like but don't complain when you're cast back down into the depths. Good times pass away, but then so do the bad. Mutability is our tragedy, but it's also our hope. The worst of times, like the best, are always passing away."
Boethius